Yoksa Tutunamayanlar’ın Günseli Ediz’i Suna Kan mı?

Geçen gün Oğuz Atay’ı araştırırken gözüme bir şey çarptı. Pek çok blog sayfasında Oğuz Atay ile ilgili küçük bir anekdot paylaşılmıştı ve daha önce ben böyle bir anekdotu hiçbir yerde okumamıştım. Bu anekdotta Suna Kan diye bir kadından söz ediliyordu. Suna Kan- Oğuz Atay isimlerini yanyana getiren şeyin ne olduğunu, bu Suna Kan adındaki kadının kim olduğunu fazlasıyla merak ettim. Hepsinden önemlisi, anekdotta yazan şeyin doğruluğunu merak ettim.

Anekdot şöyleydi:

Siz Hiç böylesine sevdiniz mi?

“Oğuz Atay üniversite yıllarında bir kadından hoşlanmaktadır. Bu kadın keman virtüözü Suna Kan’dır. Oğuz Atay, üç gece üst üste rüyasında Suna’nın konserini dinlediğini görünce pijamalı oluşundan utanıp, dördüncü gece lacivert takım elbisesini giyerek uyur.”

Bu yazı epey bir ilgimi çekti ve bende büyük bir merak uyandırdı. Bunu önce, adaş olduklarından mıdır nedir Oğuz Atay’a hayran olan Oğuz’la paylaştım. Onun da epey bir ilgisini çekti bu durum -ki “Bir elin nesi var iki elin sesi var.” atasözünden aldık gazı, başladık araştırmaya. Evet sahiden Suna Kan adında Türk Keman virtüözü bir kadın vardı. (Utanarak söylüyoruz kendisini tanımıyor ve bilmiyor oluşumuz büyük ayıp. Çünkü Mozart’ın 5. Keman Konçertosu’nu ilk resitalinde seslendiren ve “Harika Çocuk” olarak anılan bu başarılı sanatçıyı tanımamak utanç verici.) Doğum tarihlerine baktığımızda aralarında 2 yaş var, Suna Kan 1936 doğumlu, Oğuz Atay ise 1934. Dolayısıyla aynı dönem insanı olmaları, bize bir “Acaba?” dedirtti. Fakat öyle hemen de inanamamak gerektiği için, araştırmaya devam ettik. Bu kez karşımıza Murat Ötkem’in “Oğuz Atay” isimli bir yazısı çıktı. Yazıda Ötkem, Oğuz Atay’ın Suna Kan’a olan hayranlığından bahsediyordu. Hatta bu hayranlığı Oğuz Atay’ın arkadaşlarının İstanbul Teknik Üniversitesi’nin mezunları için hazırlattığı Arı yıllığında esprili bir şekilde yukarıda yazan anekdotla anlattığını dile getiriyor. Bu bize daha inandırıcı geldİ.

Fakat bu kez de aklımıza şöyle bir soru geldi:

Ulan yoksa bu Tututunamayanlar’daki Selim Işık Oğuz Atay, Günseli Ediz de Suna Kan olmasın?

Sonuçta kitapta Selim Işık, mühendis ve esas tutunamayan. Derdi, sürekli bir can sıkıntısı ve insanların onu anlamaması. Nietzcshe’nin de dediği gibi “o kulaklara göre ağız” olmaması. Soyadı bile romanda sık sık bahsettiği, uykusuz gecelerinde açıp okuduğu İncil’den  “İsa-Mesih” e yaptığı “Yolun ışık olsun.” atfından kaynaklı. İnsanların günahlarını ödemek için öldüğünü düşündüğü İsa’ya, ressamların çizdiğine değil gerçek İsa’ya hayran. Kendi ölümünün de, İsa gibi insanların günahlarını ödemek için kutsal bir görev olduğunu düşünen biri. Kendisini İsa ile eş tutan uçlarda bir tutunamayan.

Günseli Ediz deseniz, Selim’i bu hastalıklı süreçte hayata bağlayan tek şey, onun aşkı.  Işık seli anlamına gelen ismi de Selim’in soyadına bir atıf sanki. Tüm kapılar yine İsa’ya yani Selim’in intiharına çıkıyor özetle. Selim’in intihar etmeden önce kendisini için istisna olan aşkı Günseli’ye yazdığı noktalama işaretleri olmayan mektup da, aşklarının kural tanımazlığının bir ispatı.

Tüm bunları düşünüp, kitaptaki cümleleri ve karakterleri inceleyince sorunun absürd olmadığına karar veriyor insan. Yani biz öyle karar verdik (ya da fazla manyağız, çaktırmayın). Bize; gerçek hayatta İTÜ mezunu olan Oğuz Atay’ın intihar eden mühendis Selim Işık olduğu,  kendisine hayran bırakıp arkadaşlarının dilinde bile Atay’ın espri konusu olmasına sebebiyet veren Suna Kan’ın da Günseli Ediz olduğu hissini verdi tüm bu düşündüklerimiz, sorguladıklarımız. Ama tabii ki, tüm bunlar bizim hayal dünyamızda kurduğumuz bir teori de olabilir. Kesin bir doğruluğu yok. Fakat birazcık Atay okuduysanız ve hayatınızda (değinmeden geçemeyeceğim) Turgut Özben’lik varsa yani “tutunan” ve “tutunamayan” arasında yaşadığınız bir git gellik varsa, bunun sonucunda karşınıza çıkan hayali bir karakteriniz varsa (Olric’ten bahsediyorum) o karakter de sizi gerçek bir “tutunamayan” yaptıysa, ütopik şeyler düşünmeniz anormal bir şey değil. Hem de hiç değil. Deli değiliz biz tamam mı? Düşünüyorum da, sahiden deli değiliz. Yoksa deli miyiz Olric?

Tutunamayanlar’dan sevdiğimiz alıntılar:

 

“Yaşayamamaktan yoruldum.”

 *

“Kalıbım yok benim, biçimsiz bir şeyim ben. Eriyip dağılıyorum yazarken. Olmuyor.”

 *

“Senin için sevmek su içmek gibi rahat bir eylem. Ben her an uyanık olmalıyım.”

 *

“Cennet muhallebiden duvarlar demek değildir.”

 *

“Odam, doğmadan ölen çocuklar gibi gizli hayaller saklar.”

*

“Ölüm de bir rüya değil mi? Bende önce korkmuştum.”

 *

“Yaşamak aynı zamanda yaşamış olduklarını hatırlamak demektir.”

 *

“Beni yıkın artık Günseli, üstünüze çökmeden yıkın beni!”

 *

“Neresini düzelteceğimi bilmediğim bu yaşantımı sürdürmenin anlamsızlığını seziyorum.”

 *

“Onu görüyorlardı. Hiçbir şey yapmadan, aptalca bir düzen içinde yaşarken kimse görmüyor da, sonra alışılmışın dışında en küçük davranışını görüyorlardı.”

 *

“Hep birlikte yapardık, hep birlikte. Her şeyi yaptığımız gibi elbette bunu da birlikte yapardık. Yalnız bir tek şey hariç: hep birlikte ölemezdik sonunda.”

*

“… bu kitap ne ciddi kavgaların, ne büyük ve yaygın sıkıntıların, ne de ezilen insanların romanıdır; bu kitap, mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır.”

*

“Yazaralar birbirlerini değil de yazmayı seviyorlar galiba Efendimiz.”

 *

“Ben de insanları ve özellikle işin içinden çıkamayan insanları seviyorum Olric. İnsanlarla görüşmek istiyorum: acaba kabul günler ne zaman biliyor musun?”

 *

“Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. Ben, kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.”

 *

“Aptalca duygulanmaktan korktuğum için çevremi akılla doldurmuşum.”

 *

“Kimse karşısındakinin parçalanışını görmek istemiyor.”

 *

“Bu duruma nasıl geldim? Neden bana yaşamasını öğretmediler?”

 *

“İnsanların en verimli olduğu çağda tükendim. Her anı ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum.”

 *

“Hürriyet, ölümden kaçmak demek değildir. Belki de yalnız ölüme giderken hür olabilir insan.”

 *

“Çok hafiftim. Artık ancak ölünce ağırlaşabilirim.”

 *

“Ve ben Olric düşmeseydim düşlerimin sırtından zaten inecektim…”

*

“-Daha kaç kez ıskalayacağız hayatı Olric?
-Oklarımız bitene kadar efendimiz….”

*

”Ne olurdu sen insan olsaydın Olric ya da Selim ölmeseydi.’

*

“-Sus Olric düşünüyorum.
-Düşünmek ne haddinize efendim.
-Descartes düşündükçe var oluyor.
-O düşündükçe var olur, siz yok olursunuz efendimiz.”

*

“Ölseydim de bugünleri görmeseydim! Selim bir şey söyle, nasıl bir şaka olduğunu anlat bana bunun. Bat dünya bat! Ya da aklımı başımdan alın da Olric’le birlikte mısır satalım cami avlularında…”

*

“Yağmur yağıyor Olric. Islanıyor etraf, ağlasak kimse anlamaz değil mi?”